Türkiye’de emeklinin arabası kolay kolay satılmaz.
Satılık ilanına konsa bile satılmaz.
Çünkü o otomobilin fiyatı piyasanın söylediği rakam değildir. Galerici kaportaya bakar, emekli hatıralara. Ekspertizci değişen parçayı sayar, sahibi o arabayla kaç bayram yolu yaptığını.
Biri “2008 model” der.
Diğeri “Çocuklar küçükken almıştık” der.
Mesele tam da budur.
Biz otomobile model yılıyla bakarız, sahibi ömrünün hangi yılında aldığıyla bakar.
Türkiye’de emeklilerin önemli bir bölümünün otomobili on yaşın üzerindedir. On beş yaşında olan da vardır, yirmiyi geçen de.
Bunun ilk sebebi elbette ekonomidir. Emekli maaşıyla bugün sıfır otomobil almak bir yana, temiz bir ikinci el otomobilin yanına yaklaşmak bile cesaret ister.
Ama meseleyi yalnızca para sanmayın.
İnsan bazen parasını bulsa da arabasını değiştirmez.
Çünkü yeni otomobil demek yeni alışkanlık, yeni arıza ihtimali, bilinmeyen geçmiş ve yeniden güven kurmak demektir. Emekli ise elindeki otomobilin sesini bilir. Sabah kaç marşta çalışacağını, hangi rampada vites isteyeceğini, hangi kapının biraz sert kapandığını bilir.
Araba onun için makine olmaktan çıkmıştır.
Tanıdıktır.
Hatta biraz akrabadır.
Çocukları gelir:
“Baba, artık bunu satalım.”
Baba cevap verir:
“Bu araba beni hiç yolda bırakmadı.”
Bu cümle basit görünür ama içinde otuz yıl vardır.
Pazara onunla gidilmiştir. Hastaneye onunla yetişilmiştir. Memlekete onunla dönülmüştür. Bagajına karpuz da konmuştur, çocuk bisikleti de, düğün bohçası da.
Şimdi siz böyle bir arabaya “eski” deyip geçebilir misiniz?
Geçersiniz.
Ama sahibi geçemez.
Ne var ki duygusal bağ başka, bakım başka meseledir.
Emekli arabasına kıyamaz ama bazen motoruna kıyar.
Sabah çalıştırır çalıştırmaz gaza basar.
“Bir açılsın” der.
Motor açılsın da neye açılsın?
Yetmiş yaşındaki komşuyu yatağından kaldırır kaldırmaz koşturmuyoruz da yirmi yaşındaki otomobile neden bunu yapıyoruz?
Soğuk motorun istediği şey gaz değil, sakinliktir.
Biraz bekle, yola çık, ilk kilometrelerde usul usul git.
Masraf sıfır.
Fayda büyük.
Bir başka alışkanlık lastiklerde çıkar karşımıza.
Kaportadaki çizik göze batar, lastiğin yaşı batmaz.
Emeklimiz bezini alır, tamponu siler, jantı parlatır, aynayı temizler. Sonra altı yıllık lastiğe bakıp:
“Dişleri daha yeni” der.
Dişi yeni olabilir, kendisi yaşlıdır.
Lastik de insan gibi yalnız yürümekle eskimez. Durduğu yerde de yaşlanır. Kauçuk sertleşir, yanak çatlar, yağmurda tutunma azalır.
Arabanın gençliği cilada değil, yere değen dört avuç kauçuktadır.
Bir de şu damla meselesi var.
Arabanın altında yağ izi görürüz.
“Eskidir, yapar” deriz.
Hayır, eski diye yapmaz. Bir yerden kaçırdığı için yapar.
Altına bir gece karton koymak bedava. Sabah kartona bakmak bedava. Ustaya sorarken “Şuradan damlatıyor olabilir” demek de bedava.
Ama görmezden gelmek pahalıdır.
Bizim memlekette küçük arızalar genellikle küçük oldukları için değil, küçükken önemsenmedikleri için büyür.
Bir başka masrafsız bakım da bagajdadır.
Bagajı açarsınız, içinden küçük bir nalbur dükkânı çıkar.
Eski zincirler, yarım bidonlar, senelerdir kullanılmayan takım çantaları, kırık şemsiye, iki battaniye, bir damacana, ne zaman konduğu bilinmeyen demir parçaları…
Araba bunları yıllarca taşır.
Sahibi de “Araba çok yakıyor” diye kızar.
Kardeşim, otomobil değil, nakliye şirketi çalıştırıyorsun.
Kullanmadığın yükü çıkar.
Masraf yok.
Yakıt azalır, lastik rahatlar, süspansiyon rahatlar.
Bazen otomobili genç tutmak için servise değil, bagaja bakmak gerekir.
Ön camın altına biriken yapraklar da küçümsenir.
“Sonra temizleriz” denir.
Sonra yağmur gelir, su giderleri tıkanır, içeri nem yürür.
Bir avuç yaprağı elle almak beş dakika sürer. Ama o beş dakika ertelenirse iş elektrikçiye, döşemeciye, rutubet kokusuna kadar gider.
Araba küçük ihmalleri sevmez.
Çünkü büyük masrafı küçük ihmal doğurur.
Bütün bunları söylerken emeklinin otomobiliyle kurduğu bağı küçümsemiyorum.
Tam tersine, bu bağı önemsiyorum.
Çünkü otomobil ileri yaşta yalnızca ulaşım değildir.
Bağımsızlıktır.
Kimseyi aramadan hastaneye gitmektir.
Pazardan aldığı torbayı otobüste taşımamaktır.
Köye gideceği zaman çocukların programını beklememektir.
Anahtarın cebinde olması, insanın hâlâ kendi hayatının direksiyonunda olduğunu hissetmesidir.
Bu yüzden “Artık bu arabaya binilmez” demek kolaydır.
Zor olan şunu sormaktır:
Bu otomobil doğru kullanılırsa daha kaç yıl güvenle hizmet eder?
Çünkü on beş yaşındaki her araba hurda değildir.
Ama sahibinin sevgisi de teknik bakım yerine geçmez.
Aracını sevmek, arızasını görmezden gelmek değildir.
Yağ eksiltiyorsa tamamlayıp geçmek değil, neden eksilttiğini araştırmaktır.
Fren aşağıdan tutuyorsa “Hep böyleydi” dememektir.
Direksiyon titriyorsa alışmamak, anlamaya çalışmaktır.
Gerçek bağlılık bazen parlatmak değil, dinlemektir.
Otomobilin model yılını gençleştiremeyiz.
Ama kullanımını gençleştirebiliriz.
Soğuk motora yüklenmeyerek, gereksiz yük taşımayarak, lastiğin yaşına bakarak, küçük kaçağı zamanında fark ederek…
Bunların hiçbiri servet istemez.
Biraz dikkat ister.
Biraz alışkanlık değişikliği ister.
Bir de şu meşhur cümleden uzak durmayı ister:
“Bir şey olmaz.”
Çünkü bu memlekette arabaları yıllar değil, çoğu zaman o üç kelime yaşlandırır.
